11 1 / 2012
Söz - Müzik : Mert Dikmen
Davul - Spiccato : Umut Kızılarslan
Yönetmen - Kurgu : Mert Dikmen
Senaryo : Pınar Bibin - Mert Dikmen
Oyuncu : Pınar Bibin
GÜNEŞ SANA DOĞUYOR
Hava sıcak aslında bir tek sana esiyor
Biraz üzgün baktın mı birden her şey bitiyor
Gidemezsin bu gece daha yeni başlıyor
Ağla özgür özgür dünya sana dönüyor
Yağmur bir tek sana yağıyor
Rüzgar bir tek sana esiyor
Durdur içindeki sevinç zerrelerini
Gülemezsin bu gece tenin hüzün kokuyor
Bu gece tüm bebekler bir tek sana ağlıyor
Bu gece tüm şarkılar yalnız sana çalıyor
Gözyaşları bir tek sana akıyor
Gidemezsin az kaldı güneş sana doğuyor
11 12 / 2011
Topuklu Çizme
Çok derinden tak, tak, tak sesleri duyuluyordu. Yattığı hastanenin koridorunda kimseler olmazdı gecenin bu saatinde. Durumu en ağır hasta da o olduğuna göre, kesin ona geliyordu bu topuklu çizmelerin sahibi. Bomboş, ve sessiz bir hastane koridorunda yankılanan topuklu çizme sesi, bir korku filmine ne kadar yakışırmış diye düşündü içinden. Ölmek üzereydi…
Hastalandığını öğrendiğinde çok umursamamıştı başlarda. Geçer nasıl olsa demişti. Ama geçmedi… Gittikçe ağırlaştı durumu. Doktorlar öleceksin dediğinde çok korkmadı. Hepimiz öleceğiz diye espri yaptı gülümseyerek doktora. Biraz içi burkulmuştu tabi ama, yakında öleceğini öğrenen biri için çok sakindi…
Bir sevgilisi vardı hayatında, bir de annesi. İkisi de onu sağlıklıyken sevmiş, hastayken de yanında olmuşlardı. Son anına kadar onunla olacaklarını bilmek huzur veriyordu içine. Bazen ikisi birden odaya girdiğinde, “İşte” derdi; “en sevdiğim iki kadın.” Tam bir amerikan filmi klişesiydi bu ama, gerçekti.
Doktorların ona biçtiği süre artık tükenmişti. Çok ağırdı durumu. Bip bip sesleri eşliğinde ölümü bekliyordu artık ona özel bir hastane odasında. Zar zor ayık tuttuğu kafasını topuk seslerine odaklamaya çalışıyordu ama, bip bip sesleri bozuyordu bu ritmi. Bu iki senkronize sesi birbirlerine uydurmaya çalışırken beyniyle, kendini bir caz müzisyeni gibi hissediyordu. Bozuk bir ritm, ve alakasız sesler… Nasıl bu kadar uyumlu olabiliyorlardı ki?!
Bir an, sevgilisine o topuklu çizmeleri aldıkları gün geldi aklına. Nasıl da kararsız kalmışlardı. Çok pahalılardı ama, bir o kadar da güzellerdi.” Ne zaman giyerim ki bu kadar topukluyu” diye sormuştu kız. “Mutlaka zamanı gelir, çok beğendin” dedi o da, “alalım!”
Aldılar…
Hafifçe gülümsedi yattığı yerde bunları düşünürken. Kesin oydu gelen. İşte, zamanı gelmişti…” İyi ki almışız!”
Tam o sırada aklına gelen başka bir anı şimşek gibi çaktı beyninde! Annesinin; sevgilisinin ayağında o çizmeleri gördüğü gün, nasıl da imrendiğini anlamıştı bakışlarından. Ve gidip, aynı çiftten almıştı annesine. Doğum gününde onları verdiğinde nasıl da sarılmıştı kadıncağız ağlayarak oğluna! “Ah benim güzel oğlum; ben ne zaman giyicem bunları sen de..!” “Giyersin annecim” demişti.” Ben seni gezmelere götürürüm, giyersin.”
Doktorlar, stres yapmamasını söylemişti. Artık hep sakin, hep huzurlu olmalıydı. Ne kadar dingin kalırsa, o kadar uzun yaşama şansı vardı. Ve stres yaptığı her an, ölüme biraz daha yaklaşacaktı haliyle. Topuklu sesleri yaklaştıkça, heyecanlanıyordu. Kimdi ki gelen?! “Annem? Sevgilim? Kendimi hiç iyi hissetmiyorum!”
Terlemeye başlamıştı. Nefes almak çok zorlaşmıştı artık. Hızlı hızlı zorluyordu kendini nefes almak için. Artık üç farklı enstruman vardı bu caz konserinde! Topuklu çizmeler, hala yaşıyorsun diye bağıran bir makinanın biplemeleri, ve ateşli bir sevişmenin son anlarını andıran bir nefes alış verişi…
Anlamıştı. O kapıdan giren kişi, son gördüğü kişi olacaktı. Bir an önce öğrenmek istiyordu artık bu çizmelerin sahibini. Gözlerini açık tutmakta çok zorlanıyordu.
Bir an topuklu sesleri kesildi. O kadar alışmıştı ki onlara, bir boşluk hissetti içinde. Neden durmuştu ki o gelen kişi şimdi? Bir hemşireyle karşılaşmıştı belki de. O kadar vaktim yok diye düşündü içinden, gel artık, hadi!
İyice stres yapmaya başlamıştı artık. O sesleri yeniden duymak istiyordu. O topuk seslerinin yankısı huzur veriyordu ona. Ona doğru gelen biri vardı. Onu seven biri! Ölmeden önce göreceği son kişi!
Tekrar başladı topuk sesleri. İyice yaklaşmışlardı artık. Bitmek üzereydi bu çile. “Dayan” dedi kendi kendine. “Biraz daha dayan!”
Nefes alamıyordu artık… Ağzından bir damla kan gelmişti. Vücudu titriyordu. Ölmek üzereydi! Yere bakıyordu gözleri. O kadar ağır geliyordu ki başı; kaldıramıyordu. Topuk sesleri kapının önüne kadar geldi ve kesildi. Yavaşça açıldı kapı. O halde görünce onu çizmelerin sahibi, elleri titredi. Bir çanta düştü topuklu çizmelerin önüne. Ve uzun bir bip sesi…
Birlikte almışlardı o çantayı.
Bir annesine, bir de sevgilisine…
11 12 / 2011
Çok derinden tak, tak, tak sesleri duyuluyordu. Yattığı hastanenin koridorunda kimseler olmazdı gecenin bu saatinde. Durumu en ağır hasta da o olduğuna göre, kesin ona geliyordu bu topuklu çizmelerin sahibi. Bomboş, ve sessiz bir hastane koridorunda yankılanan topuklu çizme sesi, bir korku filmine ne kadar yakışırmış diye düşündü içinden. Ölmek üzereydi…
Hastalandığını öğrendiğinde çok umursamamıştı başlarda. Geçer nasıl olsa demişti. Ama geçmedi… Gittikçe ağırlaştı durumu. Doktorlar öleceksin dediğinde çok korkmadı. Hepimiz öleceğiz diye espri yaptı gülümseyerek doktora. Biraz içi burkulmuştu tabi ama, yakında öleceğini öğrenen biri için çok sakindi…
Bir sevgilisi vardı hayatında, bir de annesi. İkisi de onu sağlıklıyken sevmiş, hastayken de yanında olmuşlardı. Son anına kadar onunla olacaklarını bilmek huzur veriyordu içine. Bazen ikisi birden odaya girdiğinde, “İşte” derdi; “en sevdiğim iki kadın.” Tam bir amerikan filmi klişesiydi bu ama, gerçekti.
Doktorların ona biçtiği süre artık tükenmişti. Çok ağırdı durumu. Bip bip sesleri eşliğinde ölümü bekliyordu artık ona özel bir hastane odasında. Zar zor ayık tuttuğu kafasını topuk seslerine odaklamaya çalışıyordu ama, bip bip sesleri bozuyordu bu ritmi. Bu iki senkronize sesi birbirlerine uydurmaya çalışırken beyniyle, kendini bir caz müzisyeni gibi hissediyordu. Bozuk bir ritm, ve alakasız sesler… Nasıl bu kadar uyumlu olabiliyorlardı ki?!
Bir an, sevgilisine o topuklu çizmeleri aldıkları gün geldi aklına. Nasıl da kararsız kalmışlardı. Çok pahalılardı ama, bir o kadar da güzellerdi.” Ne zaman giyerim ki bu kadar topukluyu” diye sormuştu kız. “Mutlaka zamanı gelir, çok beğendin” dedi o da, “alalım!”
Aldılar…
Hafifçe gülümsedi yattığı yerde bunları düşünürken. Kesin oydu gelen. İşte, zamanı gelmişti…” İyi ki almışız!”
Tam o sırada aklına gelen başka bir anı şimşek gibi çaktı beyninde! Annesinin; sevgilisinin ayağında o çizmeleri gördüğü gün, nasıl da imrendiğini anlamıştı bakışlarından. Ve gidip, aynı çiftten almıştı annesine. Doğum gününde onları verdiğinde nasıl da sarılmıştı kadıncağız ağlayarak oğluna! “Ah benim güzel oğlum; ben ne zaman giyicem bunları sen de..!” “Giyersin annecim” demişti.” Ben seni gezmelere götürürüm, giyersin.”
Doktorlar, stres yapmamasını söylemişti. Artık hep sakin, hep huzurlu olmalıydı. Ne kadar dingin kalırsa, o kadar uzun yaşama şansı vardı. Ve stres yaptığı her an, ölüme biraz daha yaklaşacaktı haliyle. Topuklu sesleri yaklaştıkça, heyecanlanıyordu. Kimdi ki gelen?! “Annem? Sevgilim? Kendimi hiç iyi hissetmiyorum!”
Terlemeye başlamıştı. Nefes almak çok zorlaşmıştı artık. Hızlı hızlı zorluyordu kendini nefes almak için. Artık üç farklı enstruman vardı bu caz konserinde! Topuklu çizmeler, hala yaşıyorsun diye bağıran bir makinanın biplemeleri, ve ateşli bir sevişmenin son anlarını andıran bir nefes alış verişi…
Anlamıştı. O kapıdan giren kişi, son gördüğü kişi olacaktı. Bir an önce öğrenmek istiyordu artık bu çizmelerin sahibini. Gözlerini açık tutmakta çok zorlanıyordu.
Bir an topuklu sesleri kesildi. O kadar alışmıştı ki onlara, bir boşluk hissetti içinde. Neden durmuştu ki o gelen kişi şimdi? Bir hemşireyle karşılaşmıştı belki de. O kadar vaktim yok diye düşündü içinden, gel artık, hadi!
İyice stres yapmaya başlamıştı artık. O sesleri yeniden duymak istiyordu. O topuk seslerinin yankısı huzur veriyordu ona. Ona doğru gelen biri vardı. Onu seven biri! Ölmeden önce göreceği son kişi!
Tekrar başladı topuk sesleri. İyice yaklaşmışlardı artık. Bitmek üzereydi bu çile. “Dayan” dedi kendi kendine. “Biraz daha dayan!”
Nefes alamıyordu artık… Ağzından bir damla kan gelmişti. Vücudu titriyordu. Ölmek üzereydi! Yere bakıyordu gözleri. O kadar ağır geliyordu ki başı; kaldıramıyordu. Topuk sesleri kapının önüne kadar geldi ve kesildi. Yavaşça açıldı kapı. O halde görünce onu çizmelerin sahibi, elleri titredi. Bir çanta düştü topuklu çizmelerin önüne. Ve uzun bir bip sesi…
Birlikte almışlardı o çantayı.
Bir annesine, bir de sevgilisine…
12 10 / 2011
Domates
“Hayat bu kadar stresli olmamalı diye düşünüyordu içinden. Pencereden hızla akan sokağı izlerken, içi kıpırdanıyordu. Terlemeye başlamıştı artık, çünkü çok az kalmıştı…”
Her akşam evine dönmek için sarı dolmuşları tercih ediyordu. Ayakta gitmek gibi anlamsız ve yorucu bir durumun olmaması ve her durakta durup iki saat yolcuların binmesinin beklenmek zorunda kalınmaması, bu tercihin en önemli sebebiydi. Belki normal otobüslerden dolmuşlardan biraz daha pahalıydı ama, değerdi…
Yine öyle bir akşam, dolmuş kuyruğunda beklemeye başladı. Havanın soğukluğunu unutmak için kendi geliştirdiği “dolmuş tahmini” oyununu oynuyordu. Oyun çok basitti, ve gayet de güzel zaman geçirtiyordu. Önündeki insan sayısını tahmin edip, bir dolmuşun kaç kişiyi alacağını hesapladıktan sonra, bu insan sayısını dolmuş kapasitesine bölüyor, ve daha sonra sıra ona geldiğinde binilecek olan dolmuşta kaç kişilik boş yer kalacağını hesaplıyordu. Oyunun ikinci aşamasında ise, önündeki insanların tiplerine bakarak dolmuşta hangi kısımlarını tercih edeceklerini düşünüyor ve kendisinin kaçıncı dolmuşta, hangi kısımda oturacağını tahmin ediyordu. Azıcık deliydi…
Kafasında yaptığı hesaplamalara göre, gelecek olan 6. dolmuşa binecek son kişi kendisi olacaktı. Bazen bu hesaplamalar tutmayabiliyordu ama o işin öyle ustası olmuştu ki, her türlü varyasyonu hesaplayacak düzeye gelmişti. Örneğin normalde 6. dolmuşa son binecek olan kişi onun iki sıra önündeki kişi olmalıydı ama, o şanssız yolcu tek değildi; iki arkadaşıyla birden bekliyordu. Bu yüzden o dolmuşu es geçecekti ve muavinin “Eveet bi kişi var mı bi kişiii” bağırışından sonra hemen kendisi aradan çıkıp binecekti dolmuşa. Baya deliydi…
Her şey beklendiği gibi oldu. Muavin bağırdı ve o, dolmuşa doğru ilerledi. Ancak işte, böyle bir anda yaşanabilecek en büyük sorunla karşı karşıyaydı artık! En öne şanslı bir genç oturmuştu. Onun arkasındaki üçlüyü, üç genç kız kapatmıştı. En arkada kapı tarafında migros poşetlerini bacak arasına almış bir teyze vardı. Poşetlerden biri domates doluydu. Teyze pazardan dönüyordu… Onun hemen yanında iki irice arkadaş… En arka köşedeki cam kenarı hüzünlü hüzünlü kendisini ısıtacak sıcak popoyu bekliyordu. Onun poposunu! İşte tam o anda “Yalnız ben erken inicem” diyerek herkesin kaymasını isteyebilirdi ama bu ona o kadar zor gelmişti ki, o küçücük alandan geçerek ona ayrılan yere oturmayı tercih etti. O daha oturmadan hareket eden dolmuş sayesinde iri arkadaşların kucağına yatma tehlikesi geçirmişti üstelik! Bir an kendini o üç kişinin kucağına uzanmış, sanki evinin yatağındaymış gibi dönüp dururken hayal etti. Arada da suratlarına gülümseyerek, “Rahatsız etmiyorum dii mi?” diye soruyordu bu saçma hayalde.
Ve yerine oturdu…
Sırada herkesin para uzatmasını ve inecekleri yeri söylemesini beklemek vardı. İçinden yalvarıyordu Tanrı’ya! “Şu yanımdaki ikili, benden önce insin Tanrı’m! N’olur!” Ama hayır, herkes inat gibi son durağa kadar gidecekti neredeyse. Bir tek o kalmıştı parasını uzatmayan. Sessizlikte haykıracaktı şimdi ineceği yeri! “En erken ben iniyorum işte ulan! Bok mu var dizildiniz sıra sıra en başa!” der gibi bir ses tonuyla uzattı parasını. Sanki o an şoför ani bir el freniyle arabayı durdurup, hızla arkasına dönecek ve tüm yolcuları azarlayacaktı. “Duymadınız mı! Adam hemen inecek, ne attınız onu en köşeye! İnin hepiniz arabamdan!” Ama hayır… Her şey aynı devam ediyordu…
Hayat bu kadar stresli olmamalı diye düşünüyordu içinden. Pencereden hızla akan sokağı izlerken, içi kıpırdanıyordu. Terlemeye başlamıştı artık, çünkü çok az kalmıştı… İneceği yere gelmek üzereydi. Yine yalvardı içinden Tanrı’sına. “Nolur Tanrı’m. Sağ salim inmeme izin ver…” Ve tüm gücünü toplayarak seslendi şoföre. “Sağda ineyim ben kaptan…” Şoför olsam, “Sen söylemesen solda indiricektim” derdim ben diye düşündü içinden. “Diyemezdim ama, düşünürdüm en azından…” Araba durdu. Kapı açıldı. 1.90lık boyuyla yerinden kalktı. Yaklaşık 45 cm.’di o sırada. Bir ipte yürüyormuş gibi, 46 numaralık ayaklarını aynı hizaya getirmiş, ufak adımlarla ilerliyordu. O an, “Yaa ben vazgeçtim, son durakta ineyim” demek istedi. Diyemedi… Kapıya ulaşmıştı artık neredeyse. Son bir hamleyle kendini dışarıya doğru fırlattı. Bir kolu ön taraftaki üçlüde oturan gencin kafasına çarptı. Sağ ayağının altından da “cırrk” diye bir ses geldi. Ve öyle ya da böyle, başarmıştı. Özgürdü…
Evine doğru yürürken gözünün önündeki tek şey, ezilmiş bir domatesti…
Permalink 1 note
18 9 / 2011
BAM!!!
Önce derin bir nefes aldı. Offff! diye bıraktı arkasından. Çok sıcaktı hava. Camı açsam dedi kendi kendine, rahatlarım kesin. Oysa gerçek sıkıntı camın arkasındaydı. Rüzgarla birlikte içeri girmeyi bekliyordu. Hayatı değişmek üzereydi… “Sabah uyandığında, yatağının ter içinde olduğunu fark etmişti. Gözlerinden sonra açtığı ilk şey, odasının penceresi oldu. İkinci şey ise kapısı…” Odası ve salon, evin en uzak iki noktasındaydı. Odamdan salona taksi dolmuş yapsam derdi hep, ne para kazanırım. Çok komik çocuktu! Offfflaması bittikten sonra kalktı, salonun penceresine doğru ilerledi. İnceden bir gerilim müziği başlamıştı sanki alttan. İzleyici etkilenmeli, oyuncu ise her şeyden habersiz, devam etmeliydi rolüne. Pencere açılırken, müzik şiddetinin zirvesindeydi. Terli avuçları, pencerenin kulpuna uzandı. Tuttu. Sağa doğru çevirdi, ve ağır bir şekilde görev tamamlandı. Pencerenin açılmasıyla müzik ZONK! Diye durdu. Hiçbir şey olmamıştı henüz. Huzur dolu bir rüzgar, ıslık çalarak doldu içeriye. Her şey yolunda gözüküyordu… “Sabah açtığı pencerenin önündeki perde, hafifçe havalandı. Dans ediyordu adeta. Ve odanın kapısında belli belirsiz bir kıpırtı oldu.” Pencere açıldıktan sonra, tekrar yerine oturdu. Biraz da olsa rahatlamıştı. Yüzünde tam bir gülümseme belirmişti ki, evin en uzak noktasına takıldı gözü. Odasının kapısına. Az önce görünmüyordu sanki orada. Yaklaşmış! Bir şeylerin ters gittiğinin farkındaydı artık. Müzik, yeniden başlamıştı… Gözleri büyüdü, anlamıştı olacakları. Kapının hareketi, yavaş yavaş kendini belli etmeye başlamıştı. Pencerenin önündeki perde, nefes alıp verirmiş gibi, önce iyice geriye doğru çekiliyor, ardından tüm gücüyle ileri bırakıyordu kendini. Rüzgar, kontrolü ele geçirmişti… Hızla kapanmaya başlayan kapıya dikmişken gözlerini, bazı şeyler vardır diye düşündü içinden. Önce, olmaması gerektiğini düşünürsün. Yanlış gelir… Ama pencereler açılmışsa bir kere, dönüş yoktur. O yola girmişsindir. Kapı biraz daha yaklaştı. Sonucu çok korkutur seni. O kadar kör etmiştir ki gözlerini o son, aslında yeni bir başlangıç olacağını düşünemezsin bile. Yaşadığın, hissettiğin tek duygu, o an’ın içindeki sıkıntıdır. Biraz daha… Direnirsin, çatarsın kaşlarını, yüzün buruşur. Gözlerin kapanır. Engellemek istersin ama, gidemezsin durdurmaya. En uzak noktadır çünkü orası. Yetişemezsin. Bitmek bilmez bir ağrı belirir karnında. Direnirsin ama, yoktur bir faydası. Biraz daha! Bir yerden sonra, alışırsın yapacak bir şeyin olmadığı gerçeğine. Bırakırsın kendini. Bırakmak zorundasındır. Ve tam o anda… BAM!!! Sıçrarsın yerinden korkuyla. Müzik kesilir. Bir rahatlama dolar içine. O kadar sağlam kapanmıştır ki kapı, sen istemedikten sonra açılmaz artık yeniden. Bir gülümseme belirir yüzünde. Rahatlarsın. Oh…